Kayıp kitap mı ? Dağılmış vahiy mi ?

Kayıp Kitap mı, Dağılmış Vahiy mi?
Kur’an’ın Tevrat ve İncil’e Atfını Yeniden Düşünmek
Dinler tarihini konuşurken genelde rahat bir koltuğa otururuz. Metinler masanın üzerindedir, kapakları kapalıdır, etiketleri bellidir: Tevrat, İncil, Kur’an. Sorular da bu konfora göre sorulur. “Kur’an hangi İncil’i doğruluyor?”, “Kayıp İncil var mıydı?”, “Bu metinler neden uyuşmuyor?”
Ama bu soruların çoğu, baştan yanlış bir varsayıma yaslanır: Vahyin her zaman tek ve sabit bir kitap olarak var olduğu varsayımı.
Bu yazı, o varsayımı rahatsız etmeyi amaçlıyor.
Kanon Öncesi Dünya: Metin Yok, Havuz Var
Bugün artık biliyoruz ki erken Hristiyanlık döneminde “İncil” dediğimiz şey, tek bir kitap değildi.
Kanonlaşma öncesinde:
Yazılı metinler vardı
Sözlü anlatılar vardı
Vaazlar, hikâyeler, teolojik yorumlar dolaşıyordu
Topluluklara göre farklı vurgu ve anlatılar oluşuyordu
Yani ortada bir “metin”den çok, geniş bir yazılı–sözlü gelenek havuzu vardı. Bu durum artık marjinal bir görüş değil; modern metin eleştirisi ve arkeolojik bulguların doğal sonucu.
Buraya kadar sorun yok.
Asıl soru burada başlıyor.
Kur’an Ne Yapıyor? Metni mi, Bilgiyi mi Tasdik Ediyor?
Kur’an, Tevrat ve İncil’den söz ederken modern anlamda bir “mushaf”a mı işaret ediyor, yoksa vahiy içeriğine mi?
Kur’an’ın dili dikkat çekicidir:
“Bir kısmını açıklıyor, çoğunu gizliyorsunuz” der
“Ellerinizle yazıp Allah’tandır diyorsunuz” diye eleştirir
“Tasdik” kavramını kullanır ama hiçbir zaman mevcut metinlerin bire bir aynısını kutsamaz
Bu, şunu düşündürüyor:
Kur’an, fiziksel kitapları değil, doğru vahiy bilgisini doğruluyor olabilir.
Eğer öyleyse, bugün sıkça sorulan “kayıp İncil nerede?” sorusu anlamını yitirir. Çünkü belki de ortada kayıp bir kitap değil, dağılmış bir vahiy vardır.
Sözlü Gelenek, Aggada ve Bilgi Tekeli
Yahudi geleneğinde Aggada gibi sözlü anlatılar, çoğu zaman “efsane” diye küçümsenir. Oysa tarihsel olarak bu anlatılar:
Orijinal vahiy kırıntıları
Halkın dini tecrübesi
Yorum ve kültürel tortuların karışımıdır
Yani tamamen uydurma da değildir, saf vahiy de değildir. Tam da bu yüzden karmaşıktır.
Kur’an’ın eleştirisi burada devreye girer:
Bilginin elit bir zümrenin elinde tutulması
Metnin parçalanması
Avamdan saklanması
Bu eleştiri, metni hiç bilmeyen birinin yapacağı türden değildir. Bu, yapının içini okuyan bir eleştiridir.
“Neden Tamamen Yeni Bir Din Gelmedi?”
Belki de en ikna edici soru bu.
Eğer Kur’an tamamen zıt, bambaşka bir din getirseydi:
yüzyıl Arabistan’ında bu hızda yayılmazdı
İnsanlar bildikleri Tanrı tasavvurunu bir anda terk etmezdi
Toplumsal karşılık bulmazdı
Kur’an’ın başarısı, büyük ölçüde şuradan gelir:
İnsanların zaten bildiği dini anlatıyı daha tutarlı, daha ahlaki ve daha düzenli hale getirmesi.
Bu yüzden İslam:
Bilgi düzeyinde bir “kopuş” değil
Bir regülasyon işlevi görür
Ahlaki ve hukuki reform derindir, evet.
Ama teolojik zeminde yapılan şey, yeni bir bina kurmak değil, çökmek üzere olanı sağlamlaştırmaktır.
O Dönemde Yaşasaydık Ne Olurdu?
Bu soruyu romantik değil, rasyonel soralım.
Düşünen, gözlemleyen biri olsaydık:
Kaosu görürdük
Hukuki ve ahlaki çözülmeyi fark ederdik
Din adamlarının bilgi üzerindeki tekelini sezerdik
Böyle bir ortamda çıkan bir peygamber:
“Sizin dininiz yanlış” demiyor
“Sizin bildiğiniz şey bozuldu” diyor
Bu, psikolojik olarak da tarihsel olarak da daha ikna edici bir pozisyon.
Occam’ın usturası burada çalışıyor:
En az varsayımla en çok şeyi açıklayan yaklaşım.
Sonuç: Kayıp Kitap Değil, Yanlış Soru
Belki de asıl sorun “kayıp İncil”in nerede olduğu değil.
Belki sorun, yanlış bir şey arıyor olmamız.
Kur’an, bir kitap avcılığı yapmıyor olabilir.
Metni değil, hakikati tasdik ediyor olabilir.
Ve eğer öyleyse, bugün hâlâ metni arayıp bilgiyi ıskalamak, tarihsel olduğu kadar zihinsel bir gecikme sayılır.
Bu metin şunu iddia etmiyor:
“Her şey çözüldü.”
Ama şunu net söylüyor:
Soruları yanlış yerden sorarsak, doğru cevapları bulamayız.
Ve evet, çoğu tarihçi hâlâ o yanlış yerden soruyor.

Comments

Popular posts from this blog

Araf 138 çerçevesinde, Musa anlatısının Tarihsel kökeni üzerine.